2. Uluslararası Kadın Çocuk Sağlığı ve Eğitimi Kongresi

2. Uluslararası Kadın Çocuk Sağlığı ve Eğitimi Kongresi Yıl:2017  Sayı: 2  Alan: Kongre

Hatice KARAKUŞ ÖZTÜRK
SEVGİ NEFRET İKİLEMİNDE ANNELİK BEBEK ANNE İLİŞKİNE FARKLI BİR YAKLAŞIM
 
Sevgi gibi kuvvetli bir duygunun ürünü olan bebek, nefret gibi bir duyguyla anılabilir mi? Konuya ilgi duyan yazarların kaleminden çıkan düşüncelerden birisi şudur: Ninnilerde, oyunlarda ya da masallarda geçen bazı ifadeler sanıldığı kadar masum ya da duygusal bir içeriğe sahip değildir. Winnicot'un "Karşı Aktarımda Nefret" çalışması bu düşünceyi temellendirme girişimlerinden birisidir. Yazara göre kadın, hamilelik, doğum ve doğum sonrasında yaşadıklarına bağlı olarak uygun bir şekilde bebeğinden nefret edemezse mazoşizme düşmek zorundadır. Çiftdeğerli (sevgi nefret) duygular yaşayan kadın için, bu duyguların bir şekilde dışa atılması gerekmektedir. Bu anlamda ninni, oyun ya da masallar, kadındaki yıkıcı düşünceleri serbest bırakmaktadır. Amaç: Ninniler annenin hayatından izler taşımaktadır. Kadınların dünyası, yaşadığı olaylar, çocuğa karşı beslediği duygular ninnilerin oluşumunda etkilidir. Ninnilerde dilekler kadar annenin hayal kırıklıkları, korkuları, yalnızlığı, özlemleri beklentileri kısacası psikoljik durumu da dile getirilmektedir. Bu çalışma ninniler ile ilgili olarak farklı bir bakış açısı ortaya koymayı amaçlamaktadır. Kapsam: Bu çalışma Türk ninnilerinin analizinden oluşmaktadır. Sınırlılıklar: Ninni kitaplarının birçoğuna ulaşmak imkansız olduğu için, çalışma birkaç ninni kitabı ile sınırlandırılmıştır. Yöntem: Çalışmada kültür analizi yöntemi kullanılmıştır. Ninnilere farklı bir yaklaşımı amaçlayan bu çalışmada, Türk ninnilerinin analizi yapılmıştır. Bulgular: Doğum öncesi ve sonrası dönemde kadın çeşitli düşüncelerin etkisine bağlı olarak depresif bir psikolojiye sahip olabilir. Doğum öncesinde bebeklerinin bir uzvu eksik doğacağı endişesini taşıyabilirler. Bebeği içlerinde tutamayacakları yani kendilerinin eksikli, delikli, çözülebilir, dağılabilir oldukları endişesini yaşayabilirler. Kadının canavar, yaratık dünyaya getirme ya da kusurlu bir bebek doğurmak gibi kaygıları vardır. Kadın açısından kusurlu bebek ya da yaratık bebek bir günahın bedeli gibi algılanır. Yaratık bebek bir günah çocuğudur, büyük bir yasak çiğnenmiş gibidir. Kadın gebeliği hem bir zenginleşme hem de bir sakatlanma olarak hisseder; karnındaki yavru vücudunun bir parçası ama aynı zamanda kendisini sömüren bir asalak; kendisi ona sahip olduğu gibi o da kendisine sahiptir; yavru bütün geleceği özetlemekte ve kadın onu karnında taşırken kendini evren kadar geniş hissetmektedir; ama bu zenginlik aynı zamanda onu hiçleştirmekte, kadın bir hiç olduğunu sanmaktadır. Bir başka yönüyle gebelik kadın açısından erginliğin tamamlanmasıdır (Beauvoir 2010: 124). Kadın ana olmakla dünyaya getirenin yerini almaktadır. Bu durum, kadın açısından bir devrin kapanması olarak da okunabilir. Başka bir hayatın başlangıcı kendine ait bir evreye nokta koymaktan geçmektedir. Ayrıca annelik son kuşak olmaktan da vazgeçmektir. Şimdiye dek çocuk ve sonrasında ergen olarak son kuşağın temsilcisi olan kadın, annelikle birlikte bu kuşağa veda eder (Keser 2007: 40-41). Doğum sonrasında ise Solmuş'a göre (2012: 21-23, Arslan vd. 2006: 72) depresyon kaygı, üzüntü, çaresizlik, takıntılı düşünme (bebeği camdan aşağı atmak ya da merdivenlerden çıkarken elinden düşürmek gibi) yetersizlik duygusu gibi çeşitli hallerde kadına uğramaktadır. Kadın kendine, eşine ya da bebeğine karşı sürekli bir öfke halindedir. Değersizlik ya da bebeğine yeterince iyi anne olamadığı düşüncesinin getirdiği suçluluk duygusu belirgindir. Eski günlerine dönememe ya da kadınsı kimliğini kaybetmekten yakınma sayılabilecek diğer depresyon belirtileridir. Dışardan emziren anne kültürel olarak cinselliksiz Meryem gibi bir figür olarak görülür. Bu durumun annenin öznel yaşantısı üzerinde bir etkisi vardır. Badinter'a göre (2015: 108-109) kadını cinsellikten uzaklaştıran köklü değişiklikler bu etkinin en temel yansımasıdır. Emziren anne arzu duyar ama kendisini seyreden baba için artık arzu nesnesi olmayabilir. Anne aşkı gözden çıkarır ve birlikte olduğu erkekle ilişkisini tehlikeye atar. Abreveya'ya göre (2015: 205) bütün bu duyguların toplamı annenin aşkına gebelikten itibaren eşlik eden hafif dozda bir nefret duygusu eklenmektedir. Gebelikte değişen beden ona değil fetüse aittir ve onun büyümesinin hizmetindedir. Sonrasında da anne kendi yaşamını çocuğun ihtiyaçlarına göre düzenlemelidir. Nefretin gizlenmesinin arka planında korku vardır ve bu maskelenmek zorundadır. Benzer şekilde İkiz de (2007: 64) hamilelik döneminde annelik öncesi tarihin canlanmasıyla birlikte aşk ve sevginin yanı sıra suçluluk, rekabet, nefret gibi çeşitli duygulanımların ortaya çıktığı tezini savunmaktadır. Yazara göre bu süreç içerdiği dürtülerle bir anlamda bilinçdışının en etkin olduğu andır. Ve bebek doğduğu andan itibaren varlığı ile anneden fiziksel ve psikolojik olarak devasa taleplerde bulunur ve bu da annede nefret duyguları uyanmasına neden olur. Winnicott (1994) ilgili makalesinde annenin bebekten nefret ettiği tezini savunmaktadır. Yazara göre bir annenin bebeğinden nefret etmesini yaratan gerekçeler şu şekilde sıralanabilir (Winnicott 1994: 355): 1.Bebek onun kendi (zihinsel) gebeliği değildir. 2. Bebek çocukluk oyunlarından biri, babanın çocuğu, kardeşin çocuğu, vs. değildir. 3. Bebek sihirle üretilmemiştir. 4. Bebek hamilelikte ve doğumda onun vücudu için bir tehlikedir. 5. Bebek özel yaşamına bir müdahaledir, ilgileri için bir tehlikedir. 6. Az veya çok bir anne kendi annesinin bir bebek talep ettiğini hisseder, böylece bebeği anneyi susturmak için üretilmiştir. 7. Bebek göğüs uçlarını emerken bile acıtır, ki daha önce bu etkinlik çiğnemekten oluşmaktaydı. 8. Bebek acımasızdır, ona çok kötü, bir ücretsiz hizmetçi, bir köle gibi davranır. 9. Onu, dışkılarıyla falan, her halükarda başlangıçta, kendi ile ilgili kuşkuları olsa bile sevmek zorundadır. 10. Bebek onun canını acıtmaya çalışır, sürekli onu ısırır, bunlar hep sevgidendir. 11. Bebek sürekli onun hakkında hayal kırıklığı duyar. 12. Heyecanlı sevgisi göstermeliktir, istediğini elde edince onu portakal kabuğu gibi bir kenara atar. 13. Bebek başta mutlak hakimiyet kurmak zorundadır, tesadüflerden korunmalı ve yaşam bebeğin hızında ilerlemeli ve bu sürekli olarak annesinin işi olmalıdır. Örneğin, onu kucağında tutarken kaygılı olamaz, vs. 14. Başta bebek onun ne yaptığını ve onun için neler feda ettiğini bilmez. Özellikle onun nefretine izin veremez. 15. Şüphecidir, onun verdiği güzel yiyecekleri reddeder, kendinden şüphelenmesine neden olur, ama teyzesi ne verirse yer. 16. Bebekle korkunç bir sabah geçirdikten sonra dışarı çıkar, ve bebek “Aman ne tatlı!” diyen bir yabancıya gülümser. 17. Başlangıçta gerekenleri yapmazsa sonsuza kadar bunun bedelini ona ödeteceğini bilir. 18. Anneyi heyecanlandırır ama sinirlerini de bozar – onu yememelidir veya onunla seks için değiştirmemelidir. Yazarın makalesinde ayrıntısına yer verdiği nefret duygusu yıkıcı bir özelliğe sahip değildir. Aksine nesneyi ve ilişkiyi muhafaza etmek için hissedilen bir duygudur. Aşk gibi yoğun duygular insanın maskesini, gardını düşürür ve bütün darbelere açık kılar. Nefret hissi ayrılma fikrini insan ruhunda olgunlaştırır. Ayrılık duygusu bir gerçeklik olarak algılanır ve dehşet duygusu hemen ortaya çıkar. Nefret diye algılanan duygu kendini koruma refleksidir aslında. Nefret bu anlamda yok sayılma duygusuyla başa çıkmak için koyulan mesafenin adıdır sadece. Sonuç: Hamilelik ve sonrası kadın açısından yeni bir devrin başlangıcı gibidir. Erginlik dönemini tamamlayan kadın kendini dünyaya getirenin yerini alarak rol değişimi yaşamaktadır. Öte yandan son kuşak olmaktan da bir vazgeçiştir. Bu dönem aynı zamanda kadının kendiyle olan mahrem karşılaşmasının da yaşandığı ender zamanlardandır. Endişe, çatışma, korku ve kaygıların zihni en çok bulandırdığı bir dönemdir. Bu duyguları tetikleyen birkaç neden bulunmaktadır. İlk olarak gebelikle birlikte değişen beden ona değil fetüse aittir ve onun hizmetindedir. Bu adanmışlık duygusunun getirdiği aşırı duygular ile zihnindeki pek çok düşünce kadını zorlamaktadır. Bebeğin doğumuyla birlikte fiziksel ve psikolojik taleplerle boğuşan kadında nefret duygularının uyanması olasıdır. Bu makalenin de çıkış noktasını oluşturan Winnicott'un Karşı Aktarımda Nefret makalesinde dile getirilen bütün argümanlar yıkıcı bir nefretin anlatımı değildir. Bu duygu kadın açısından bir tür bir savunma mekanizmasıdır. Kadın açısından ilişkiyi muhafaza etmek için hissedilen bir duygudur. Nefret diye algılanan duygu kendini koruma refleksidir aslında. Bastırılan bir duygu olan nefret çoğu kez zıttı olan sevgi ile telafi edilme yoluna gidilir. Kadın belki de bir çocuğun hayattaki en yakını olmak gerçeğinin verdiği sorumluluk duygusundan ürkmektedir. Anne olmak adanmak demektir. Her daim vazgeçmek, başkası için var olmak demektir. Ayrıca kadın açısından annelik öncesi tarihin canlanması söz konusudur. Kadın her açıdan bir rol değişimine uğramaktadır. Değişen bedeni yeni bir göreve hizmet edecektir. Kadınlık annelik ikileminde annelik ağır basmakta, zihni bu yeni role adapte olma mücadelesi vermektedir. Öte yandan hamilelik deneyimi kadına yaşam ve ölüm kavramlarını hatırlatır. Kadın korkuyu ve de ölümü belki de hiç bu kadar yakın hissetmemiştir. Winnicott ilgili çalışmasında annenin hiçbir şey yapmaksızın bebeğinden nefret etmesini tolere edebilmelidir tezini savunmaktadır. Yazara göre çocuğu tarafından canı yakılan anne uygun bir şekilde nefret edemezse mazoşizme düşmek zorundadır. Anne bebeğinden nefret edebilmeli ama bunu ona söz ya da davranışla boca etmemeye de tahammül edebilmelidir. Çiftdeğerli duyguların (sevgi ve nefret) ilişki içinde bir yer bulabilmesinde anne bebeğin imdadına tekerlemeler, ninniler, masal ve oyunlar yetişir.

Anahtar Kelimeler: Kadın, Winnicott, Sevgi, Nefret, Ninni, Annesel Aşk, Birincil Annelik Tasası


 


Keywords: